Benim de Bir Hayalim Var

“I have a dream (Benim bir hayalim var!)”

Zenci hakları savunucusu Martin Luther King, 28 Ağustos 1963’de Washington’da yapmış olduğu ünlü mitinge bu sözlerle başlamıştı. Onun hayali, Amerika’da ezilen ve ikinci sınıf insan muamelesi gören zencilerin de, beyazlarla aynı haklara sahip olmalarını sağlamaktı.

Bu söz, daha sonraları bütün dünyada kullanılır oldu.

Evet, benim de bir hayalim vardı ve bunun kaynakları, çocukluk yıllarına dayanıyordu.

Çocukken evimizin arka bahçesinde büyük bir çam ağacı vardı. Onun altında arkadaşlarımla misket oynardık. Bir akşam oyun uzun sürdü, hava kararmaya yüz tutmuştu.

Annem, yemeğin hazır olduğunu söyleyerek beni eve çağırdı. Ben, biraz daha oynamak istiyordum.

Tam o sırada diğer misketlere vurmak için kullandığım “kafalık” misketim kayboldu. Onu aramaya koyuldum.

Arkadaşlar da evlerine gittiler.

Ben misketimi bulmadan eve dönmek istemiyordum.

İçimden: “Allahım, misketimi bulayım, hemen eve döneceğim” diye dua ettim.

Çünkü misketin kaybolmasına, yani beni üzen bir duruma “yaptığım bir hata, yani annemin sözünü dinlememek sebep oldu” diye düşünüyordum.

Az sonra misketimi buldum. Duam tutmuştu, ben de Allah’a verdiğim sözü tutarak eve gittim.

Çevremdeki insanlar da böyle davranıyorlardı.

Onlar da, akıllarına gelen düşünceleri “sevap ve günâh” diye ikiye ayırmışlardı.

“Annenin sözünü dinlemek sevap, dinlememek ise günâh”tı. Nitekim ben de annemin sözünü dinleyip, eve gitmediğim için ceza görmüştüm ve misketimi kaybetmiştim. Söz verince Allah’a, O da beni affetmişti ve ben de misketimi bulmuştum.

Hayat, bu kriterlere bağlı olarak yaşanılıyordu. Ben de hep şunları merak ediyordum. “Allah’la nasıl bir ilişkimiz ve iletişimimiz var? O görünmez olmasına rağmen, bizim üzerimizde nasıl bir etki oluşturabiliyor?”

“Biz bir suç işleyince ya da bir dilekte bulununca, nasıl oluyor da başımıza kötü şeyler geliyor ya da işlerimiz rast gidiyor?”

“Günâh” neydi, hayatımızı nasıl etkiliyordu?”

Ama kimse, bu gibi sorulara aklıma yatan ve beni ikna eden cevaplar veremiyordu.

O dönemlerde şöyle düşünmüştüm:

“Acaba görünmeyen âlemle, içinde yaşadığımız bu dünya arasında nasıl bir ilişki ve etkileşim oluyor?”

“Bu işin sırrını çözebilmek mümkün olur mu?”

Benim hayalim de buydu.

Bunun, bir yolu olmalıydı. Duygularımız aracılığı ile iletişim kurduğumuz manevî dünyanın dilinin, yasalarının ve işleyiş şeklinin dünya hayatından çok farklı olduğunu hissediyordum.

Ama bunu nasıl aklîleştirip-formüle edeceğimi bilemiyordum.

Okuduğum kitaplarda bu ipuçlarını bulamıyordum.

Konuştuğum insanlar ve bilgili kişiler de bu iki farklı âlemin birarada nasıl işlediklerini ve nasıl etkileştiklerini anlamamış olduklarını farkediyordum.

Almanya’da Yüksek Lisans çalışması yaparken, bir anda bu soruların cevaplarını bulabileceğim bir olayla karşılaştım.

Abone olduğum “Psychologie Heute” adlı dergide yapılan bir röportajında ünlü nörofizyolog Karl Pribram, bana adeta ihtiyacım olan reçeteyi sunuyordu:

“Holografi, dünyaca ünlü mistik düşünürlerin tarif ettikleri hayat anlayışının bir kanıtı gibi.”

O anda beynimde bir şimşek çakmıştı.

Hayalimi gerçekleştirmenin yolunu bulduğumu hissediyordum.

Pribram röportajında şunları da ekliyordu:

“Holografik alandan bakınca, insan beyninin çalışması sanki bir hayâl aleminin dünya üzerinde bir görünüp-bir kaybolmasına benziyor.”

Bu sözler, Mevlâna’nın dünyayı bir suret ve bir hayal âlemine benzetmesinin aynısıydı.

Bilim ile din ve tasavvuf arasındaki ilişkiyi farketmiştim.

Holografinin, hayatımızla ilgili bilinmezlikleri ve sırları aydınlatabileceğini düşündürüyordu bu okuduklarım.

Hem de bunu, bilim dilini kullanarak ve akıl yolundan giderek gerçekleştirmek de mümkündü.

İşte vizyonum oluşmuştu:

Hem dünyasal boyutun, hem de enerjisel (manevî) boyutun biraraya nasıl getirilebileceğimi anlamıştım.

Ve 21. Yüzyıl’ın bilimi, bize bu kapıyı ardına kadar açıyordu.

Sır perdelerinin kalkmasının zamanı gelmişti.

“Görünen ve görünmeyen iki dünya arasında nasıl bir ilişki, iletişim ve etkileşim vardı?”

“Dua bunu nasıl etkiliyordu?”

Bilim bize emirler, uyarılar, tavsiyeler ya da sadece güzel sözler olarak aktarılan bir çok erdemli hayat bilgisini kendi hayatımızın içinde nasıl kullanabileceğimizin yolunu gösteriyordu.

Böylelikle, hayatımızı yaşarken edindiğimiz tecrübeleri yerlerine yerleştirebileceğimiz bir haritaya ya da bir şablona kavuşmuş gibiydik.

O ışığı, o fırsatı görmüştüm.

Manevî âlemin sırları aydınlanıyordu. Bu aynı zamanda, “dünya hayatının da bilinmezliklerden ve çelişkilerden arınması” demekti.

Hayatımızı anlamlı ve anlaşılır kılabilecektik artık.

Her şey açık ve anlaşılır oluyordu.

Bu, daha yüksek bir hayatın ve belki de cennet gibi bir dünyanın müjdesiydi bana göre.

O andan sonra “holografi” benim en önemli yol göstericim hâline gelmişti.

Görünen ve görünmeyen âlemler arasındaki ilişki ve iletişim Holografi Tekniği’ne uygun olarak gerçekleşiyordu.

Ve bu karşılıklı dönüşüm işlemini beynimiz yerine getiriyordu.

İşte benim hayalim de buydu:

“Hayatımızın üzerindeki bu sır perdesini kaldırabilirsek, insanlar özlemini duydukları o dünya cennetine, barışa, dostluğa ve kardeşce yaşamaya kavuşabilirler.’”

Türkiye’ye döndükten sonra Holografi ile ilgili ilk yazımı Tübitak Bilim ve Teknik Dergisi’nin Mart 1981 sayısında “Holografi ve Beyin Teknolojisindeki Son Gelişmeler” adıyla yayınladım.

Yazı çok ilgi çekince, birçok konferansa katılma teklifleri aldım. Daha sonra da, aynı dergide Holografi ile ilgili başka yazılarım da yayınlandı.

 

“Bilgisayar Hologram Teknolojisine Girdi” (Ocak 1990)

 

“Kendi Başına Öğrenebilen Bilgisayarlar” (Şubat 1990)

 

“Hologram Nedir, Nasıl İşler?” (Nisan 1990)

 

“Beyin ve Hologram” (Mayıs 1990)

 

“Yeni Bir Fizik Anlayışına Doğru” (Haziran 1990)

 

“İnsan, Evren ve Holografi” (Temmuz 1990)

Daha sonra, evrende var olan her şeyin, biz ve beynimiz de dahil olmak üzere, enerji titreşimlerinden oluştuğu gerçeği gün yüzüne çıktı.

Bu enerji titreşimlerinin birbirleriyle yaptıkları girişimlerin sonucunda da, holografik dalga desenlerinin meydana geldiği kanıtlandı.

Bize somut olarak yansıyan bütün maddesel nesnelerin ve görüntülerin, aslında beynimizin bu dalga desenlerini üç boyut düzeyinde sabitlemesi sonucunda ortaya çıktıkları anlaşıldı.

Evren holografik bir yapıya sahipti.

 

 

“Holografi”den “Holistik”e giden yol

Peki, acaba işletim sistemi nasıldı?

Bilim, bunun ipuçlarını veriyordu. Geliştirilen araştırmalar, evrendeki her şeyin birbirleriyle örülü ve bağlı olduğunu tespit etmişlerdi.

Kadim bilgilerde anlatılmış olan bir başka gerçeklik daha sır olmaktan çıkıyordu: “Hepimiz aynı bütünün parçalarıyız.”

Bu bilgi, Yunus Emre’nin: “Yaratılanları severiz, Yaradan’dan ötürü” sözlerini tam olarak anlayabilmemize de aracı oluyordu.

Evrenin yapısı “holografik”tir, işletim sistemi ise “holistik”.

Ben de düşüncelerimi bu iki verinin doğrultusunda geliştirdim.

Hayatı anlamaya çalışırken ve yorumlarken “holistik” kavramını kullanmaya başladım.

2004 yılında ilk kitabım olan “Holistik Evren Tasarımı”nı yazdım. Ardından şu kitapları yayınladım:

 

“Holistik İletişim” (2008)

 

“Nerede Hata Yapıyoruz?” (2009)

 

“Holistik Öğrenme” (2010)

 

“Holistik İnsan” (2011)

 

“Holografik Beyin Teknikleri” (2011)

 

“Farkında Mısınız?” (2013)

Ve 2010’da Holistik Akademi’yi kurdum.