KALP Mİ? YÜREK Mİ? NE DERSİNİZ
Ulviye Doğan

Aşkın ve sevginin iki yüzümü var acaba? Sanırım öyle. Dünya dualite ortamı, insanların epeyce bir kısmı fazla dünyevi oldular, maneviyattan bir hayli uzaklaştılar, galiba Aşk’da kendini bu ortama uygun kılıyor, kendini bize uyduramadı bir kenarda kalakaldı.

Ateş gibi ısınabilirsinizde yanabilirsinizde, Denizde yüzebilirsinizde boğulabilirsinizde, kalbinizi tutuşturacak bir karşılaşmada yaşayabilirsiniz veya sadece aşık olma hissine tutunup sefilliklerle kendinizi avutabilirsiniz de, Klişe aşk sözlerinin ardına sığınarak karşınızdakinin tabiri caizse “altından girip üstünden çıkarak “ elinizdeki fırıldak gibi bir o yana bir bu yana çevirebilirsinizde. Duyulmaya ihtiyaç hissedilen cümlelere dizilmiş Aşk nağmeleri.. “erkeklerin görmeye kadınların duymaya ihtiyacı vardır “ derler.. Atın beyler bol bol atın, tutamayacağınız vaatleri verin . Acep nereye kadar sürüp gider. Herkesin elbet er yada geç bir uyanma saati vardır.

Dünyamız gittikçe modernleşiyor. Birçok eşyanın tek kullanımlık modelleri çıktı. Kullan-at ekonomisi. Sevgiye, birlikteliklere, dostluklara bu mantıkla bakan, gündelik hayatın kolaylıkları ile gönül durumlarını ayırt edemeyen birbirine karıştıran, ahbaplığın düsturlarından bi-haber bir güruh oluşmaya başladı.

Kadına yalandan sen benim gönlümün sultanısın diyen erkekler mi ararsınız, Erkeği yolunacak kaz gibi gören kadınlar mı ararsınız, Aman yalnız kalmayayım hayatımda birisi olsun diyen özgüven eksiği olanlarımı ararsınız, “ çivi çiviyi sökermiş “ sözüne panzehir niyetiyle sarılarak geride bıraktığı aşkının sıcağı gitmeden (varmıydı ki gitsin) bir nefes süresinde yenisini bulan uyanıklar mı ararsınız, Dünyanın keyfini sürmenin; kavga edip – küfrederek – tekmeleyerek – döverek – aşağılayarak sindireceğini zannedip, karısının hayatını karartmak olduğunu düşünen kalbi – zihni – beyni – aklı – ruhu arasındaki bağlantıları kopmuş erkekler mi ararsınız, Akrabaların arasına nifak tohumları atıp ilgisiz-alakasız bırakmakla disipline edeceğini düşünen sözümona kendini bu şekilde saydıracağını zanneden kişiler mi ararsınız, çeşit bol istemediğiniz kadar, daha niceleri var..

Gerçek Aşk ve sevgi gerilerde bir yerlerde kaldı, zamanın hızına yetişemiyor gibi algılamaya başladım. Kendimi kovboy filmi seyrediyormuş gibi hissediyorum sanki. Atlı posta arabası tozu dumana katmış gidiyor, geride kalan kasabada o toz-toprak bulutunun arkasında bir siluet gibi görünüyor.

Gözünüzde canlandı mı?

Aşk ‘da, sevgide, dostluğun etik değerleri de günümüzün hengamelerinin, didişip çekişmelerimizin arkasında kaldı gibi.. farkına varırız da sahipleniriz , İnşaallah…

Geçmişte insanların mutlu olma nedenlerinden biri yaptıkları her işe sevgilerini daha çok katmış olmaları, olabilir mi… eskiler kadın yüreğindeki sevgiyi yaptığı yemeğe katarsa o yemeğin tadı çok güzel olur derlerdi. Birde şimdi halimize bakın, her tarafa yetişmeye çalışıyoruz hayatın hızını yakalamaya çalışırken evlerde yemek yapılabiliyor mu? Dışarıda hazır yemeğe o kadar çok alıştık ki, tenceresi kaynayan ev gittikçe azalıyor. Büyük bir kısmı mecburiyetten, Vakitten kazanmak için. İşe yetişmek için bir çok evde kahvaltı bile yapılamıyor artık. Sevginin bu yüzündende gittikçe mahrumlaşıyoruz galiba. Midelere içine sevgi katılmış yemek girmeyince, bedeni besleyen kanda sevgi ne kadar bulunur.. Kalp sevgiden yana epeyce eksik kalmış kanı vücuda pompalayıp duruyor. Yani o sadece görevini yapıyor. Bedenlerimiz yaşıyor ama ruhumuz aç.

Kalb’in yüreğe terfi etmesi için sevgi ile beslenmesi lazım, gönül yolunda köşelerinin kırılması lazım, aşkı tanıması lazım, sadakati bilmesi lazım, etik değerleri öğrenmesi lazım ve aklın ikna olması lazım..

Yürek nefse ancak böyle hakim olabilir, bünye üstünde ancak böyle hakimiyet kurabilir. Bilgiye vakıf olan göz başkasının helaline bakmayacağını da bilir..

Ruh her bilgiye beden vasıtası ile ulaşır. İnsanların birbirlerinin hayatına girip dolduramaması, ruhun doyumu hissedememesi veya tatmin olamamasının nedeni bu, bedene tanıtılmamış bilgi olabilir mi? Yaradılış itibariyle hücrelerimizde bu bilgiler kayıtlı ancak kullanımı tek şarta tabi. Bedenin dünya hayatında uygulama yapması ve zihnin buna uygun düşünce geliştirmesi lüzumu.

Kalabalık aile, sülale, çoluk-çocuk birlikte yaşantıdan çekirdek aile modeline dönüşüldü şimdi oda ilerledi kendimizi, kopuk aile bağları ile birbirine ulaşamaz yaşamların içinde buluveriyoruz..

Hayat geçip gidiyor, seven bir kalbin kıymetini bilemeyen, anlayamayan, sahip olduğu değerlerin farkında olamayan insanlarla da ne gün geçiyor ne hayat..

Sadece Aşk’a ihtiyacımız yok bizim, insanoğlunun kalbi çok geniştir derler sevginin her çeşidine ihtiyacımız var hem bedenimizin hem ruhumuzun.. İçine hasedin fesadın çıkarların karışmadığı yapmacık olmayan samimi arkadaşlara, dostlara, konu-komşuya, meslektaşlara, aile ve akraba ilişkilerine ve de illaki gönülden seven bir eşe.

Yaradan bizim hamurumuzu öyle bir yoğurmuş ki bunlardan biri eksik olunca hayatın konforunu yeterince tadamıyoruz. Kalp’ten çıkıp yüreğe dönüşmek ruhun gıdası. Umarım bu kadim bilgiyi hayatımıza yeniden sokmakta başarılı oluruz.

“ Soğuk bir Kalpten sıcak bir söz çıkmaz “ İsveç Atasözü ..

duyunca daldım gittim.. zihnimden, aklımdan, gönlümden geçenleri yazıya döktüm.. bütün bunları düşünürken, yazarken burnuma çocukluğumda annemin yaptığı portakallı kurabiyelerin kokusu geldi.

Geçenlerde bir dostumdan davet aldım. Davetiye üstüne iliştirilmiş minik bir notla ulaştı, “ Beklerim canımın içi “

Değer vermek ve değer verilmiş olmak insanı yücelten, onurlandıran, mutlu kılan duygular. Lakin, gücünün kaynağı sıcaklığında gizli değil mi? hepi-topu üç kelimede..

Sevgilinizden ve dostlarınızdan dökülüp gelen içten ve samimi sözlerin içinde yaşıyorsanız Allah daim eylesin derim,

Yok eğer çevrenizden iki yudum sevgisini, bir selamını esirgeyen aklı var fikri yok tiplerden iseniz Allah kalbinize sıcaklık versin derim..

Eşini gönülden sevmiş ve benimsemiş bir erkeğin kuvveti azımsanacak bir güç değildir.

Kadının isteği mi? içinde sadece kendini görebileceği ve peşinden gidebilme güvenini duyacağı adam gibi bir adamın yüreği..

Hoşçakalın, gününüz güzelliklerle dolu geçsin..

Ulviye Doğan

f.ulviye.d@gmail.com

 

 

 

 

Beynin Holistik Fonksiyonları

Bir gün Mevlâna müritleri ile dolaşırken, yolda önlerine bir köpek leşi çıkmış.
Etrafa yayılan son derece kötü koku nedeniyle, müritler ellerini burunlarına kapatıp, hızla oradan uzaklaşmışlar. Sonra Mevlâna’nın yanlarında olmadığını farkedip, arkalarına bakmışlar. Gördükleri manzara onları çok şaşırtmış. Mevlâna o köpek leşinin başında duruyor ve gülümseyerek ona bakıyormuş. Müritler hayretten dona kalmışlar, ama Mevlâna’ya saygıda kusur etmemek için de, yeniden geri dönmüş ve leşin yanına yaklaşmışlar. İçlerinden birisi utana-sıkıla: “Hocam, kusura bakmayın, biz bu kötü koku nedeniyle hızla yanınızdan ayrıldık. Ama siz hâlâ buradasınız ve bu kötü kokulu köpek leşine gülümseyerek bakıyorsunuz, neden acaba?” diye sormuş. Mevlâna, eliyle köpeğin dişlerini işaret ederek: “Çocuklar bakın, köpeğin ne kadar güzel dişleri varmış” demiş.

Her türlü olayın içindeki “iyiyi” ve “ders olacak yanları” görebilmek, ancak belli bir olgunluğun sonucunda gerçekleşebilir. Ayrıca öğretilmek istenilen bilgilerin böylesine görselleştirilmesi ve günlük hayatın içindeki olayların kılıfına büründürülerek sunulması, çok eski zamanlardan beri uygulanan bir eğitim tekniğidir. Bu teknik, tarih içinde dünyanın her yerinde, aynı mantıkla, ama farklı biçimlerde karşımıza çıkmıştır.

İnsan beynine yapılan kayıtların doğru yerlere ve doğru şekilde kaydedilmesi ve sonra her ihtiyaç duyulduğunda ona rahatlıkla ulaşılabilmesi için, alınan enformasyonların çok kanallı olarak kaydedilmeleri gerekir. Görselleştirerek yapılan öğrenme, bir çok algı kanalını aynı anda devreye soktuğu için, kayıt işlemi de birçok farklı yere ve birden çok “yol” kullanılarak yapılır. Sonuçta, ulaşılması kolay bir bilgi olarak beyindeki yerini alır. Bu, kaydın kalitesiyle ilgili bir tekniktir.

İkinci olarak ise, alınan enformasyonların doğru yerlere yerleştirilmelerini ve benzer kayıtlar ile bir arada bulunmalarını sağlamak işlemi gelir. Beyin hücreleri, kendilerine gelen enformasyonları birbirlerine aktarır ve doğru hücrelere yöneltirlerken, hücre arası elektriksel-kimyasal geçişte, “tanıdık” ve “dost” hormonların devreye girmesi gerekir. “Yabancı” ve “tanınmayan” enformasyonlar, sinapslardaki hormon dengesini negatife çevirirler ve enformasyon aktarılamaz, orada kilitlenir-kalır. Ve daha sonra da kayda geçemeden kaybolur-gider. Bu da, yapılan kayıt işleminin gerçekleşebilmesi, yani hafıza kaydının yapılabilmesi ile ilgili olan tekniktir.

İşte bu nedenle, anlatılmak istenen bilgilerin ve verilmek istenilen mesajların “görselleştirilmeleri” ve “güncelleştirilmeleri” çok önemlidir.

Evrensel değerlere ve ilkelere değinmek, dünyada varolan bütün insanlarda ortak olan öze değinmek anlamını taşıyor.

Dünya artık yerel değerleri aşıp, bütünselci bir yapıya doğru gidiyor. Gidişe ayak diremek yerine, akılcı bir biçimde “doğru davranmak” ve “doğru düşünmek” şablonlarına sahip olmak ve yeni dünya düzeni içindeki saygın yerimizi almak, ayrıca bu oluşuma değerli katkılarımızı vermek zorundayız.

İnsanlığın gerçek hedefinin, bütün detayları aşıp, “bir olmak” olduğu, insanlığa değişik biçim ve formlarda, varolduğundan beri anlatılıyor. “Yeryüzü Cenneti” insanların bütün “geri düzeyli” özelliklerinden sıyrılarak, sadece “gerçek özlerini” ortaya koymaları halinde ulaşılabilecek olan bir “birlik bilinci” halidir.

İnsanı ve evreni “Yeni Çağın Bilinci” perspektifi altında, “Bütünsel-Holistik” bir biçimde kavramaya başlamak, bu “cennet” ya da “birliğe” yönelen yoldaki ilk adım olacaktır.

Ancak buradaki çok önemli bir noktanın da atlanmaması gerekiyor. İnsanlar birbirleriyle “rekabet etmek” yerine “dayanışma içinde olmak”, “yarışmak” yerine de “yardımlaşmak” zorundadırlar. Ama herkesin birbirine aynı mesafede durması ve arzulanan açıklığın, tüm insanları kapsayacak bir denge içinde bulunması gerekir. Yoksa günümüzde olduğu gibi: “Sen tüm millî ve yerel değerlerini sil, kendini aç, ortak bir değer uğruna bir çok şeyden vazgeçmeye hazır ol. Ama ben, bildiğimi okurum. Yönetim ve idare bende olacak” anlayışı ile yani, olaya samimiyetsiz bir şekilde yaklaşıldığı sürece, bırakın “bir olmayı” ve “elele gelmeyi”, tam tersine insanlardaki eşitsizlikler daha sert olarak ortaya çıkmakta, bunun sonucunda da nefretler körüklenmekte, terör ve savaşlar daha da artmaktadır.

Yine de bütün bu olumsuzlukları, bir son dönemin son sancıları olarak ele almamız gerekiyor. Çünkü insanlık, kendisini aşağıdan yukarıya doğru iten çok kaliteli bir bilinç seviyesine ulaşmak üzere.

Özel bir “vecd” haline gelmeden, normal şartlar altında sohbet ederken “hepimiz aynı bütünün parçalarıyız” ya da “sen bensin, ben de sen” şeklindeki sözlerin ağzımızdan dökülüvermesi, daha da ilginci, hiç kimsenin de buna şaşırıp-hayret etmeden: “Evet doğru” demesi, içinde bulunduğumuz yüksek seviyeli bilinç halinin en güzel örneklerinden bir tanesi.

Eski dönemlerde “Enel Hak” diyenlerin asıldığını, bu türlü bilgileri elde edebilmek için insanların bütün ömürlerini “çilehanelerde” geçirdiklerini ya da dergâha kırk yıl boyunca düz odun taşımış olduklarını biliyoruz.

Oysa günümüzde bilgi, artık her zaman, her yerde ve herkes için geçerli olan bir biçimde, yani bilimsel bir dille insanlığa aktarılıyor.

Bunun araçları olarak da; Holistik Düşünce, Kuantum Kuramı ve Rölativite Teorisi öne çıkıyor.

Evrendeki herşeyin adeta görünmez iplerle birbirine bağlı bulunduğunu ve bütün birimler arasında karşılıklı bir iletişim ve etkileşim olduğunu ileri süren Kuantum Kuramı ile “her şeyin aynı bütünün parçaları olduğunu” ve “bütün bilgilerin her an ve her yerde bulunduğunu” açıklayan Holistik Düşünce, evrenin bütün öğeleri ile bir bütün olduğu kuramını bütün yönleriyle ortaya koyan “Holistik Evren Tasarımı” çerçevesinde birleşiyor ve yolumuzu aydınlatıyorlar.

AYDIN ARITAN

 

 

 

 

Ekonomi Bilimine Holistik Perspektiften Bakış

Holistik Evren Tasarımı açısından baktığımızda, günümüzde geçerliliği olan bütün ekonomik sistemlerin yanlış ve insana ters oldukları ortaya çıkmaktadır. Birbirini yabancı, rakip ve düşman
gören, bu nedenle de herşeye “bencilleştiren” bir gözlükle bakan ve korunmak için “benlik zırhının” içine gizlenen bir insan anlayışının doğru bir sistem üretebilmesi mümkün değildir.

Herhangi bir konuyu ele alırken, aklımıza hep aynı şeyi getirmemiz gerekiyor: İnsan bedenindeki hücreleri, onların birbirleriyle olan ilişkilerini ve davranış biçimlerini. Ekonomi konusu da aynı temel mantığın üzerine inşa edilmek zorunda.

İnsanlar kendilerini önemli kılmak ve yaptıkları işi de dünyanın en ciddî konusuymuş haline getirmek için ellerinden geleni yaparlar. Konuları karmaşıklaştırır, durumları bir felâket senaryosu haline getirirler. Sonra bir takım sanal rakipler ve düşmanlar yaratarak, onlarla boğuşur ve kendilerini kahraman gibi hissederler. Bu politikada da böyledir, ekonomide de, tıpta da.

Aslında herşeyi çok basit bir yolla, dostça, ortak ürünü gözönünde tutarak ve yardımlaşma yaparak halletmek mümkün. Yeter ki niyet bu yönde olsun ve diğerlerini düşman gibi görüp, onlardan nefret etmeyelim ve korkmayalım.

“Piyasa tepki verdi… Döviz arttı, faizler düştü…” Son zamanlarda herkes “mecburen” piyasa uzmanı oldu. Çünkü “piyasalar” en sıradan vatandaşın bile cebini ilgilendiren bir hal almış bulunuyor. Bu yalnızca ülkemizde değil, bütün dünyada böyle. “Globalleşen” bir dünyada amaç, daha fazla egemenlik sağlamak ve daha fazla kişiyi ezmek.

Örneğin borsa olgusu. Borsanın çok temel bir kuralı vardır: “Birinin kazanabilmesi için, mutlaka bir diğerinin kaybetmesi gerekir!” Daha en baştan, insanın bütünsel varlığına ters ve yanlış bir yaklaşım.

“Piyasa oyuncuları, Hazine’nin verdiği faizi beğenmediler…” Yahu kim bu oyuncular? Sen, ben, falanca bankanın Genel Müdürü, hatta memur emeklisi Haydar Amca. Biz, sanal bir ortamda birbirimize rakip ve düşman olup, çekişeceğimiz yerde, birlikte oturup hem kendi yararımız, hem de içinde bulunduğumuz (aynı geminin) ülkenin çıkarları doğrultusunda bir karar alamaz mıyız?

Sanal bir piyasa ve sanal düşmanlar, sanal rakipler yaratmak ve onlarla boğuşarak, kendinin “adam” olduğunu hissetmek, yine hep aynı yanlış anlayıştan kaynaklanıyor.

Bu yanlış ve yetersiz insan (ve dünya) yaklaşımı, ekonomi bilimine de damgasını vurmuş. Bize İktisat Fakültesi’nde “serbest rekabet” ve “piyasa ekonomisi” konularında şöyle öğretilmişti: “Herkes kendi yararı doğrultusunda hareket eder ve böyle olduğunda da “görünmez bir el” piyasayı dengeler. Bu da toplumun yararına olur, fiyatlar artmaz, herşey kendi dengesine gelir.”

Bunun tıpkı demokrasinin en iyi idare şekli olduğunu iddia etmek gibi, komik ve saçma olduğunu söylemeye gerek yok sanırım. Bürokrasi ve mega devletin çarklıları arasında ezilen ve manipulasyondan manipulasyona sürüklenen zavallı bireylerin, at gözlüğü ile kısıtlanmış iradeleriyle ne kadar doğru ve “tam enforme edilmiş” bir halde karar alabileceklerini sanıyorsunuz? Rahmetli İsmet İnönü’nün deyişi ile: “Hadi, canım sen de!”

“Daha iyisi bulunamadığı için” uygulamada kalan böyle yamuk-yumuk, az kişiyi mutlu, çoğu kişiyi de mutsuz eden bu sistemlerden kurtulmak istiyorlar artık insanlar.

Çünkü bilim, artık evrende her şeyin birbirine bağlı olduğunu, bize birbirinden ayrı parçalar halinde gözüken maddesel evrenin, aslında bizim yetersiz algılama gücümüz nedeniyle, bize öyle göründüğünü ortaya koymuş bulunuyor. Artık biliyoruz ki, hepimiz kendimize, diğer insanlara, doğaya ve giderek tüm evrene karşı sorumluyuz. Çünkü hepimiz aynı bütünün parçalarıyız ve kaderimiz birbirine bağlı, iç içe örülü.

Ayrıştırmacı ve farklılaştırıcı anlayış içinde insanların birbirlerine, doğaya ve hatta kendilerine karşı çıkarcı, sömürücü ve düşmanca davranmaları normaldir. Çünkü herkes tek başına vardır ve önce kendi çıkarı gelir. Öyle ya, benim her şeyi kendimde toplamam, başkalarının paylarını almam, gaspetmem ve ele geçirmem, (hele bu yasal bir toplumsal çerçevede gerçekleşiyorsa) “haktır.” Oysa bu, tıpkı kanserli bir hücrenin davranışına benzer. O da yalnızca kendisini düşünür, diğer hücrelerle “rekabet” eder, onların gıdalarına ve enerjilerine el koyar. Böylece büyür, gelişir ve irileşir. Ama yukarıdan bakan bir göz, bunun sağlıklı bir gelişme olmadığını, tam tersine bir felâketin habercisi olduğunu hemen görür. Çünkü, “bütün” açısından bakınca, beden, kanserli hücrenin o bencil ve sahip olmacı tutumu yüzünden zarar görmektedir. Ve o hücre, aslında kendi bindiği dalı kesmekte olduğunun farkında da değildir. Aynı sömürücü davranışı devam ederse, beden ölecek, böylece kendisi de yok olacaktır.

Oysa, bütün evren birbiriyle bağlantılı. Her bir birimin o bütün içinde bir rolü, gücü ve sorumluluğu var. Tıpkı beyin hücreleri gibi davranmak, belki de en doğrusu. Bilindiği gibi beyin hücreleri, kendilerine gelen impulsları (uyaranları) bir diğerine aktarırlar ve bu, hızla, engellenmeden dolaşan elektriksel akım, birtakım kimyasal etkiler oluşturarak algılamayı ve düşünceyi ortaya çıkarır. Her bir beyin hücresi tıpkı minik bir hologram gibi çalışır. Yani “bütünün bilgisini” içinde taşır, ama dışarıdan gelen uyarı, o gizli ve hazır duran potansiyelin hangi frekansına hitap ederse, o bilgi “görünür hale geçer” (suret bulur). Ayrıca her hücre bir diğerine oranla binde 5’lik bir açı farkı ile algılama yaptığı için, herbiri bir diğerinden daha değişik bir yönü yansıtma imkânını bulur. Kısaca, gelen uyarı hücre tarafından alınır, kendi farklılığı (algılama ve yansıtma açısı) katılır ve diğerine aktarılır. Amaç, tümünün ortak ürünü olan algılama ya da düşüncenin mükemmelliğidir.

Eğer bir hücre (herhangi bir nedenle) bu impulsu kendisinde tutar ve bir diğerine aktarmazsa, algılama gerçekleşmez veya düşünce bloke olur ve hatırlama ortaya çıkmaz. Akışın böylece kesilmesi, yani bir hücrenin “bencilce” davranması, onların tümünün “ortak ürününün” verimsiz ve başarısız olmasına yol açar. İnsanlarda da öyle değil mi? Saklayıp, biriktirdikçe ve sahip oldukça, hem kendi stres ve yükleri artar, hem de onların ortak ürünleri olan tarihin ve dünyanın yetersiz, kısır ve verimsiz kalmasına neden olurlar.

Dinsel metinlerde “komşun aç iken, tok yatma” denir ve insanların mallarını birbirleriyle paylaşmaları, “vermeleri” öğütlenir. Bu gerçek artık, bilimsel olarak da kanıtlanıyor. Çünkü bizlerin kendimizi ve birbirimizi bir rakip ya da düşman gibi değil, bir kardeş gibi görmemiz gerekir. Bunu ne ahlâkî, ne de dinî bir gaye ya da korkuyla değil, doğrusu bu ve böyle olduğu için uygulamak “zorundayız.” Yoksa, kendimiz için en iyiyi ve doğruyu yaptığımızı sanırken, hep beraber yok olmaya doğru gidiyoruz. Doğa kirleniyor, hava kirleniyor, denizler kirleniyor, doğal kaynaklar tükeniyor, savaşların ardı arkası kesilmiyor, açlıktan ölenler bitmiyor… Yaşayamaz hale geliyoruz.

Sahip olmacı ve ayrılıkçı anlayış, bizi kendi içimize kapatıyor ve çevreden izole ediyor. Saklanıyoruz, gizleniyoruz, kendi dışımızdaki her şey, bize rakip ve düşman gibi.

Ama dünyanın şu anda böyle işliyor olması, tek gerçeklik biçiminin bu olduğu anlamına gelmez.

İnsanların “yabancılaşması” kavramı, dindeki “günah” kavramı ile çok benzeşir. Çünkü her ikisi de “insana karşı” ve “insana yaramayan”, yani onu bozan olgulara verilen adlardır ve her ikisi de, insanı gerçek hedefinden saptırıp, ayrılıkçı anlayış doğrultusuna sürüklerler. Ancak çağımızın bilimsel aşaması, bizi Descartes ve Newton’cu anlayışların hızla terkedilmesine doğru itiyor. Bütüncül bir insan ve evren anlayışına geçildiğinde, yalnızca ekonomik davranış değil, ahlâkından sanatına dek her şey değişecektir.

“Yeni Çağın Bilinci” olarak adlandırdığımız bu anlayışta, herkes tıpkı bir bedendeki hücreler gibi, evren bütünlüğünün içindeki yerini ve önemini farkedecektir. O zaman da, niçin bir diğerimize vermek, neden onların iyiliğini de kendimizinki gibi istemek ve ortak ürünün mükemmelliği için nasıl çalışmak zorunda olduğumuz gerçekleri net olarak belirecektir. Tıpkı yağmurun yağması ve güneşin doğması gibi doğal olan bu evrensel yasalara uymak, insana zor gelmez, ona acı da vermez. Çünkü evren boyutu ile bir olmak ve tüm insanlarla ortak olan bir frekansta titreşmek, olsa olsa haz, sevinç ve mutluluk gözyaşlarını getirir.

Ama bunun için, önce herkesin birbiriyle ve evrenle bir bütün olduğunun farkına varması gerekiyor. Yani, gelişmiş ve kendi önemi ile sorumluluğunun bilincine ulaşmış bireylerin ortaya çıkması ilk şart. Holistik (Bütünsel) Evren Kavrayışı günümüz biliminin vardığı son düzey. Artık insan; kendini, diğer insanları, doğayı ve evreni ayrı ayrı birimler olarak değil de, aynı bütünselliğin değişik biçim ve formlardaki dışa vurumu ve belirmesi şeklinde algılamak zorunda.

Bu ilk adım atıldıktan sonra, birey, bir insan olarak kendi yerinin, görevinin ve sorumluluğunun farkına varacak, kendi dışındaki varoluşa başka bir gözle, değişik bir açıdan ve yeni bir perspektiften bakmaya başlayacaktır.

O zaman kişinin kendisine çok şey toplamasının, yani “sahip olmak”ın bir yük olduğu ortaya çıkacaktır. Biriktirmek, kendine mâl etmek (kanserli hücre örneğinde olduğu gibi) bütünün dengesini bozacaktır. Buna hakkımız yoktur. Ayrıca kendimiz de bu bozukluktan olumsuz yönde etkilenmekteyiz. (Düşük frekansta yaşarken, bu etkileri pek hissetmeyiz. Ama gözümüz açılıp, kaba titreşimlerden sıyrılınca, yani “incelince”, bu yanlışlıklar ve terslikler bir acı olarak içimizi sızlatır.)

Gerçek özgürlük, insanın (evrensel plan içindeki) yerini bulması, bütünün içindeki önemini ve görevini kavrayarak, o evrensel müzik içinde titreşmeye katılması, yani kendi notasını en iyi biçimde icra ederek, evren müziğini daha zengin ve mükemmel hale getirmeye çalışması demektir. Kişilerin gerçek değerleri de, sorumluluklarının bilincine varıp, onu uygulamaya döktüklerinde ortaya çıkacaktır.

İşte o zaman mülkiyet anlayışı, çalışma biçimleri ve toplumun (ekonomik, siyasî, ahlâkî…) bütün yapısı da bambaşka bir biçim alacaktır.

 

 

 

 

 

Holistik Bir Düşünce Yapısı Kurmak

Holistik Evren Tasarımı’na ulaşabilmek için, önce insan ve evrenle ilgili olan bildikerimizi tamamen

unutmamız ve sonra da insan ile evreni çok farklı ve holistik bir perspektiften değerlendirmek gerekir. Bu konuda da bizlere yepyeni ufuklar açan “Hologram Tekniği” ve onun getirdiği bilgiler yol gösteriyor. İnsanı ve evreni holistik, yani bütünsel bir kavrayışla değerlendirebildiğimiz anda insanlık varediliş amacıma ulaşmış olacak. Yani farklı parçaları birbirinden ayrı, makina düzeni ile işleyen bir anlayıştan, bütün birimleri içteniçe birbiriyle bağlı, ilişki ve iletişim içinde olan bir anlayışa sıçrama yapmak zorundayız. Dünyanın ve insanın varediliş amacı da bu. Bu aşamaya gelindiğinde dünya bir cennet haline gelecek ve belki bir süre sonra da işlevini yitirip, farklı bir boyuta ve şekle dönüşecek.

İnsanlara vaadedilmiş olan “yeryüzü cenneti” ne nasıl ulaşılacağı, insanlık varolduğundan beri çeşitli biçimlerde ve formlarda anlatılagelmiştir. Şimdilerde yeni olan ve bizim de aktarmak istediğimiz şey ise, bu bilgilerin bilimsel veriler ışığında dile getirilmesidir.

“Neden bir diğeri sevmek zorunda olayım? Niçin komşum açken, benim tok olarak yatmamam gerekiyor? Kul hakkı yememek gerekçesinin anlamı ne? Yalan da söylerim, hırsızlık da yaparım. Bunlardan başkalarına ne? Neden iyilik de, kötülük de dönücüdür?” gibi soruları uzatmak mümkün. İnsanlardan hep bu gibi “bütünsellik” kurallarına uymaları istenir. Dinî, ahlakî, toplumsal ve ekonomik açılardan hep böylesi talepler ve zorlamalarla karşılaşırız.

Yoksa günâha gireriz, hapse atılırız, “ahlâksız” olarak damgalanırız, toplumdan dışlanırız. “İyi de, niye böyle davranmalı, niçin bunları yapmalıyım?”

İşte sizlere bütün bunların bilimsel bir zorunluluk olduğunu anlatmaya çalışıyoruz: Çünkü evren bütünsel bir sistem ve biz de bu sistemin bir parçasıyız. Tıpkı beyin hücrelerinin yaptığı gibi davranmalıyız: Yani, “ortak ürün” perspektifli bir anlayış, davranış ve yaşayış biçimini benimsemeliyiz.

Sinir hücreleri kendilerine ulaşan elektriksel uyaranları, hücre uçlarında ve uzantılarında yer alan bağlantı noktalarında kimyasal bir değişim oluşturarak, bir diğer hücreye aktarırlar. Bu akış içinde hiç bir hücre (ya da hücre grubu) gelen uyarıyı kendinde bloke etmez, duygusal ya da bencilce davranıp onu kendine mal etmeye çalışmaz. Görevi, gelen uyarıyı kendi açı farkını da işin içine katıp, bir diğerine en hızlı ve en eksiksiz bir biçimde aktarmaktır. Böyle olduğunda, gelen enformasyon eksiksiz ve hızlı bir biçimde değerlendirilir ve gerekli yerlere ulaştırılır. Bunun sonucunda ortaya çıkan “ortak ürün” de başarılı ve kaliteli olur: Çok iyi görürüz, çok iyi duyarız, çok iyi tad alırız.

Bir de bunun tersi bir durumu düşünelim: Eğer hücreler ya da herhangi bir hücre, kendine ulaşan uyaranları ve enformasyonları bir diğerine aktarmayıp, kendinde tutacak olursa ne olur? Nitekim eğer bedende herhangi bir nedenle stres hormonları (adrenalin ve noradralin) devreye girerse, beyindeki sinapslarda (bağlantı ve aktarma bölgeleri) kimyasal geçiş süreci bloke edilir. Gelen sinyal, bir yandaki hücreye geçemez. Sonuç: İyi düşünmeyiz, iyi göremeyiz, iyi hatırlayamayız, tadını tam anlayamayız. Kısaca, bir hücrenin bencil ve “biriktirmeci” tutumu, bütün hücrelerin etkinliğini zedelemiş, engellemiş ve bozmuş olur. Hepsinin ortak emeği ve katkısıyla oluşan “ortak ürün”leri de bundan son derece olumsuz olarak etkilenir.

O halde hepsi, bir diğerinin iyiliği, sağlığı, mutluluğu ve iyi çalışma için gayret göstermek zorundadırlar. Hatta en iyi şekilde verimli olabilmesi için, birbirlerini sevmeleri bile gereklidir. Çünkü başka türlü düşünmeleri ve davranmaları mümkün değildir. Her birinin varlığı, bir diğerininkiyle bir ağ gibi bağlıdır, örülmüştür.

Evreni dev bir insan bedeni, varedilmiş birimleri de bu bedendeki hücreler olarak ele alalım ve çevremize bu gözle bakalım.

Her bir hücre bütün evren bilgisine sahiptir. Ancak yeri, görevi ve konumu itibari ile bu kodlarından bazıları açık, çoğu da kapalıdır. Hücreler arasında bir eşitlik hakimdir “daha büyük” ya da “daha önemli” hücreler bulunmaz. Hücreler sadece “görevlerini” yaparlar. Yargılamazlar, eleştirmezler, tembellik ya da çalışkanlık yapmazlar. Sevinmezler, üzülmezler. Nötrdürler ve sadece görevlerini yaparlar. Benlik ya da kimlikleri yoktur. Egoları bulunmaz. Ama hem herşeyin bilgisine sahiptirler, hem de çok akıllıdırlar. Onlar için kişisel başarı ya da tatmin bir önem taşımaz. Tek hedefleri kendilerinin de aktif bir parçası oldukları “ortak ürün”ün mükemmelliği ve başarısıdır.

Beyin hücrelerinin davranış biçimi, en doğal bir biçimde bizim nasıl davranmamız gerektiğini ortaya koyuyor: “Birimiz hepimiz, hepimiz birimiz için!” Bunun bir sonucu olarak da, günümüzde bir erdem gibi gözüken; bir diğerini sevmek, bencil olmamak, kul hakkı yememek, yalan söylememek, dürüst olmak, diğer insan kardeşlerinin iyiliğini istemek gibi özelliklerin de, tıpkı güneşin doğması ya da yağmurun yağması gibi doğal ve vazgeçilmez unsurlar olduğu ortaya çıkıyor. Evrensel düzen açısından başka türlü davranmamız zaten mümkün değil.

Bütünsellik olgusunun içine sindirmiş olan bir insan (ya da Yeni Çağın İnsan Tipi) nasıl bir ruhsal seviye ya da özellik mi taşımalı? O, içinde bulunduğu zaman ve mekân koordinatları çerçevesinde üzerine düşen görevi, yine o zaman diliminde varolan kişisel seviyesi çerçevesinde, potansiyelini sonuna dek geliştirmeli (potansiyelini sonuna dek kullanarak) yerine getirmelidir. Yani görevini yapmalıdır, tıpkı Yunus’un şu dörtlüğünde dile getirdiği gibi:

Ne varlığa sevinirim

Ne yokluğa yerinirim.

Bizler birer ceviz ağacı gibiyiz ve görevimiz, günü geldiğinde meyva, yani ceviz vermektir. Ama bu cevize ne olacağını bilemeyiz. Belki hepsi yere dökülüp çürüyecek, belki de zengin sofralarını süsleyecek. Belki hasta birisinin iyi olmasını sağlayacak, belki de bir yumurcağın eline geçip birinin başını yaracak. Biz bunlara karışamayız. Bu meyvaları “iyi kimseler yesin”, “kötüler ellerini sürmesin” diye bir yargılama yapamayız. “Sizin cevizinizin tadı güzel” derlerse, cevabımız “eyvallah” olur, “sizin ceviziniz kötü” derlerse cevabımız yine “eyvallah”tır. Çünkü biz içinde bulunduğumuz zaman ve mekân koordinatları çerçevesinde kendi potansiyelimizi sonuna dek ve tüm iyi niyetimizle kullanıyoruz. Yapabileceğimizin en iyisi budur. Bu nedenle de eleştirilerden yararlanmanın yollarını arar, övgülerle de moral buluruz, ama sonuçta:

“Ne varlığa seviniriz,

Ne yokluğa yeriniriz,

Biz görevimizi yaparız.”

AYDIN ARITAN