Dualarınız Nasıl Kabul Olur?

Aydın Arıtan

 

“Dua, algı alanımızın dışında bulunan bir düzeyden ve bilinmedik bir güçten, dünya üzerinde bir değişiklik oluşturmasını isteme talebidir.”

Sabahleyin çocuğunuzu okula yolluyorsunuz:

Kahvaltısını vermişsiniz, karnını doyurmuşsunuz. Ancak ruhunu da doyurmanız gerekiyor.

Bu nedenle, ona gülümsüyorsunuz ve başını okşayarak: “Allah zihin açıklığı versin” diyorsunuz.

Arkasından “Allah, kazadan ve belâdan korusun” diye ekliyorsunuz ve “işlerin rast gitsin” diyerek dualarınızı ve temennilerinizi bitiyorsunuz.

Peki bu anda ne oluyor?

Ne yapmış oluyorsunuz?

Şöyle düşünün:

İki kişi karşı karşıya durmuşlar. Ellerinde birer telefon var. Birisi diğerini arıyor.

Bu görüşme nasıl gerçekleşiyor?

Süreç nasıl gelişiyor?

Sizin çevirdiğiniz numara, elektriksel bir sinyal olarak gökyüzüne, uzaydaki uyduya gidiyor, orada onaylanıp yeniden yeryüzüne ulaşıyor ve on santim ilerinizdeki kişinin telefonu çalıyor.

Dua da tıpkı böyle etki ediyor.

“Uzay”dan onay almak zorunda. Çünkü iletişimi sağlayan “uydu” orada bulunuyor.

Aynı metafor üzerinden gidelim. Karşınızdaki insanla iletişime geçebilmek için:

 

A.  Önce, telefonu nasıl kullanacağınızı bilmeniz gerekiyor.

Nasıl açacağınızı, hangi tuşlara basacağınızı öğrenmiş olmalısınız. Yoksa sistemi çalıştıramazsınız.

Bunun, bizim dinimizdeki yolu, duaya başlamadan önce “bismillahirahmanirrahim” sözcüklerini söylemekle atılır.

Bu: “Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla” anlamına gelir.

Böylece kendimizi dış dünyadan soyutlar ve dileğimize yoğunlaşırız, yaydığımız enerji titreşimlerini yükselterek, başka bir alana geçiş yaparız.

Peki bu sözleri söylediğimizde, acaba bedenimizde ve ruhumuzda ne gibi değişiklikler oluyor, bilmek ister misiniz?

Vücudumuzun yaklaşık yüzde yetmişbeşini oluşturan su, çevrede oluşan bütün enerjetik titreşimleri kaydeder.

Japon araştırmacı Masaru Emoto’nun dünya çapında ünlü olmasının sebebi, onun, sözlerin ve müziklerin suyun üzerinde oluşturdukları değişiklikleri fotoğrafla tespit etmesidir.

Emoto suyu, bir kabın içine koyup, kabın üzerine herhangi bir kelime yazıyor.

Bir süre bekledikten sonra, bu suyu donduruyor ve ertesi sabah da, özel bir fotoğraf makinesi ile su kristallerinin fotoğraflarını çekiyor.

Ve bakın ortaya neler çıkıyor?

“Bismillahirahmanirrahim” yazılı bir Kuran sayfası üzerine konulan suyun, ürettiği buz kristali şöyle görünüyor.

İslâm dininin dua açılış kodu bu ve onun bizim bedenimizdeki sularda oluşturduğu etki de, tıpkı kristaldeki gibi, güzel ve parlak.

B. Sonra, “Bismillahirrahmanirrahim” diyerek telefonu açar ve sistemi çalıştırırız.

Şimdi sıra hangi numarayı çevireceğimize geldi.

Peki hangi numarayı çevirmemiz gerektiğini biliyor muyuz? Yardımı kimden isteyeceğiz?

Kimi arayacağımızı biliyoruz. Göremediğimiz, ama bizim üzerimizde etkili olan bir gücü arıyoruz. “Manitu, Büyük Ruh, Buddha ya da Tanrı veya Yaradan ve Allah.”

Peki ona bu dualar nasıl ulaşacak?

İçten ve yoğun duygularla edilen dualar yerine ulaşır.

C. Ardından, duayı bitirir ve “amin” deriz.

Yani, telefonu kapatırsınız.

Duanın kapısını “bismillahirrahmanirrahim” ile açmıştınız. “Amin” diyerek kapıyı kapatır ve duadan çıkarsınız. (Duanın kabulûnü temenni etmek)

Peki acaba “Amin” dediğinizde sizin hücrelerinizdeki sularda ne gibi bir değişiklik olur, görmek ister misiniz?

D. Sonuçta sıra, alınacak cevaba, yani isteğinizin yerine gelip-gelmeyeceğine gelir.

Siz, elinizden gelen her şeyi yerine getirdiniz.

Böyle bir durumda insanın aklına:

“Bütün dualar gerçek olurlar mı?” sorusu geliyor.

E. Dualar, hayatımız üzerinde bir değişiklik oluşturabilir mi?

Masaru Emoto, duaların gerçekleşip-gerçekleşmediklerini, yani bir etki oluşturup-oluşturmadıklarını anlayabilmek için bazı göllerde araştırmalar yapmış.

Bunlardan bir tanesi, Japonya’daki Fujiwara Gölü’nde gerçekleştirilmiş.

Önce gölün suyundan örnekler alınmış. Ve bunların oluşturdukları kristallerin fotoğrafları çekilmiş. Karşılarına şu görüntüler çıkmış.

Daha sonra Budist bir rahiple beraber bu gölün yanında, uzun bir dua okumuş. Dua okunduktan sonra alınan su örnekleri, çok güzel kristaller oluşturmaya başlamışlar.

Aynı çalışmayı Brezilya’da da yapmışlar. Oradaki Carapicuiba Gölü’nden alınan su örnekleri çok çirkin kristaller oluşturmuşlar.

Daha sonra bu gölün kenarına gelerek, küçük bir grupla elele tutuşarak yirmi dakika kadar dua etmişler.

Duanın ardından alınan su örneklerinin oluşturdukları kristaller ise, göz alıcı bir görüntüye sahiplermiş.

O hâlde: “Dua ederek, görünmeyen bir âlemin hayatımız üzerinde değişiklik yaratmasının önünü açmak mümkün” diyebiliriz.

 

 

“Holistik” Nedir?

Aydın Arıtan

“Holistik” son zamanlarda, bütün dünyada kullanılmaya başlanan bir kavram, daha çok da tıp alanında kullanılıyor.

“Holistik”, birbirinden ayrı parçaların biraraya geldikleri bir bütünlük gibi düşünülüyor, yani “bütünsellik” anlamını taşıyor, ama bu bakış açısı son bilimsel verilere göre yetersiz kalıyor.

Çünkü bizim “Newtoncu Yaklaşım” dediğimiz, dünyada var olan her şeyin birbirlerinden ayrı ve tek başlarına olarak evrende yer aldıkları algısına dayanan bir anlayışın ürünü.

Aslında böyle düşünmek, bizim, üç boyutlu algılarımızla da örtüşen bir durum. Dağlar-taşlar, masalar-sandalyeler ve insanlar  birbirlerinden ayrıdırlar ve bizim algılarımız da bunu doğruluyor.

Bizim bu yaklaşımımızı 20. Yüzyıl’a kadar gelen bilimin “evrenin temel yapı taşının atom olduğu” bulgusu da destekliyor.

Ama 20. Yüzyıl’ın başlarında yapılan araştırmalar, atomaltını inceleme fırsatını verince, bilim insanları, maddenin temel bir yapıtaşının olmadığını fark ettiler. Bu, onları çok şaşırttı.

Dünyayı oluşturan maddenin temelinde bir yapıtaşı yoktu da ne vardı? Çok ilginç bir sonuca vardılar: “Sadece maddenin değil, aslında her şeyin temelinde tek bir enerji okyanusu var ve bu enerji okyanusu devamlı olarak titreşiyor ve hareket hâlinde. Bütün var olanlar, bizim gördüklerimiz ve algıladıklarımız ile görüp-algılayamadıklarımız da dâhil olmak üzere hepsi, bu temel enerjiden oluşmuştur.”

Bu bakış, bizi çok farklı yerlere götürdü ve insanlığın rotasını bambaşka bir yöne yöneltti. Kuantum Fiziği’nin bize açıkladığı bu bilgiler, çok değişik düşünceler üretmemize sebep oldu.

Buradan ne gibi sonuçlar çıkar?

Birçok sonuçtan söz etmek mümkün.

Bunlardan bir tanesi şudur: “Eğer her şeyin temelinde tek bir evrensel enerji bulunuyorsa, var olan canlı ve bize göre cansız olan bütün cisimlerin özleri aynıdır.”

Başka bir tanımlama ile “hepimiz aynı bütünün parçalarıyız.”

Yunus Emre bu bilgiyi yüzlerce yıl önce ne kadar güzel ifade etmişti: “Yaratılanları severiz, Yaradan’dan ötürü.”

Bunun bir uzantısı olan ikinci bir sonuç daha var, bu da:

“Eğer hepimiz aynı enerji özünden oluşmuşsak, bütün var olanlar arasında (bizim algılayamadığımız) enerjetik bağlar vardır.

Bütün kâinat, adeta içten içe örülü bir şekilde birbirleriyle bağlıdır. ”

İşte “Holistik” kavramı bu temel bilgiden yola çıkıyor:

Kâinatta var olan bütün üyelerin (tek hücreli canlılardan, gökyüzündeki galaksilere kadar) aralarında bir ilişki, iletişim ve etkileşimin mevcut olduğu düşüncesinden.

Bunun devamında, şunu da söyleyebiliriz:

“O hâlde; kâinatta var olan en küçük bir birim bile, yani bir bitkinin yaprağı, küçük bir kurtçuk, bir gezegen ya da kara delikler… bunların tümü birbirleriyle bir ilişki ve iletişim hâlindeler. Hatta en küçük bir birimin üzerinde yapacağımız bir değişiklik, bütünü değiştirme potansiyeline ve gücüne de sahiptir.”

Bu da bizi, bütün varolanlara karşı değer vermeye, saygı duymaya ve onları ciddiye almaya yöneltiyor.

“Holistik” kavramı, birbiri ile dolanık ve içten içe bağlı olan bir bütünselliği anlatır. Evren ve bizler, bir yap-boz (puzzle) gibi sadece parçaları yan yana koymaktan oluşan mekanik bir bütünlük değil, canlı ve organik bir sistemiz.

 

 

Evrenin Holistik Tasarımı

(“Kesret”ten “Vahdet”e)

Aydın Arıtan

Siz hiç elinizde bir dut yaprağını tuttunuz mu?

Onu dişlerinizin arasına alıp, tadına baktınız mı?

Kokladınız mı, hışırtısını duydunuz mu?

1. Dut yaprağı (Kesret)

Acaba bu güzel yaprağı oluşturan şeyin hangi maddeden yapılmış olabileceğini anlamak için, onu parmaklarınızın arasında parçaladınız mı?

Bu sorular, yüzyıllar önce mutasavvıfların da akıllarına gelmiş.

Ve tek bir dut yaprağını inceleyerek, Yaradan’ın sadece o dut yaprağının içinde değil, bütün evrenlerin içinde de yer aldığını farketmişler.

Buna “bilgiye gönül yolunu kullanarak varmak” adını vermişler.

Bilirsiniz, görme engelli olanların diğer duyuları, bu engeli ortadan kaldırabilmek için, normal bir insanınkinden daha fazla çalışırlar. Böylece duyma, tatma, koklama ve dokunma duyuları çok daha fazla gelişir ve keskinleşirler.

Günümüzde bizler, o dönemdeki insanlardan çok daha şanslı ve avantajlı bir konumda bulunuyoruz.

2. Hücreler

Bilimin geliştirmiş olduğu teknolojik aletler, bizim beş duyumuzun kapsama alanını, aklımızın alamayacağı oranda genişletti.

Biz artık bir yaprağın ne olduğunu anlayabilmek ve onun “hakikatine” erişebilmek için “akıl yolu”nu kullanabilecek bir düzeye ulaşmış durumdayız.

Elektron mikroskoplarını kullanarak, dut yaprağını oluşturan katmanları tek tek görmek ve tespit etmek artık mümkün.

3. Genler

Yaprağın bir alt katmanında hücreler, onun alt katmanında genler, onun alt katmanında DNA’lar, onun alt katmanında elektronlar, onun alt katmanında hücrenin çekirdeği yer alıyor. Kuantum Fiziği, atom hücresinin çekirdeğinin de altına indi ve orada çok ilginç bir kaynakla karşılaşıldı: “Kuark”lar.

4. DNA’lar

(Gerçi artık kuarkların altına doğru da yolculuk ediyor bilim, ama biz şimdilik kuarklarda duralım.)

Herhangi bir görüntüye sahip olmayan kuarklar, kendilerini, sürekli olarak titreşip-duran bir enerji (sicimi) olarak ortaya koyuyorlar.

Ve evrende var olan canlı-cansız her şeyin temelinde bu ortak enerji kaynağının yattığı kesinleşmiş durumda.

Elma yaprağı da aynı kaynaktan var oluyor. Dağ da, deniz de, insanın beyni ve hücreleri de.

5. Elektronlar

Yapraktan kuarklara giden yoldaki her bir katmanın, kendilerine özel bir dünyaları var. Hücreler, genler, DNA’lar, elektronlar, protonlar, nötronlar…

Her birisi kendi dünyasında kendi “görevlerini” yerine getirmekle yükümlüler.

Belki de bir üst veya bir alt katmanın farkında bile değiller.

Ancak, onların bu birbirlerinden ayrı (gibi duran) etkinlikleri, “büyük bir akıl” tarafından birbirlerine bağlanmış ve örülmüş durumdalar.

6. Atom çekirdeği

Biz buna: “Hakikatin ya da gerçeğin bütünü” diyoruz.

Ya da daha güncel bir tanımla: “Evrenin holistik tasarımı” adını veriyoruz.

Yüzyıllar önce ise mutasavvıflar, bambaşka bir yoldan giderek ulaştıkları hakikatin bu ortak kaynağına “kuark” değil, “vahdet” demişler.

Sistemin birbiriye örülü olduğunu belirtebilmek için de, onu bir insan vücuduna benzeterek tanımlandırmışlar ve adına “vahdet-i vücud” demişler.

Bilim, bizim “görme engelimizi” kaldırdı. İnsanlığın gözleri açıldı. Artık “hakikati görme” imkânına sahibiz.

Binlerce yıllık insanlık kültürü, çok daha yüksek bir boyutta birbirini tamamlar ve bütünler bir hâle geldi.

 
7. Kuarklar (Bütün evreni vareden kaynak enerji)

(Vahdet)

 

 

 

 

Kalp mi, yürek mi, ne dersiniz?

Ulviye Doğan

Aşkın ve sevginin iki yüzümü var acaba? Sanırım öyle. Dünya dualite ortamı, insanların epeyce bir kısmı fazla dünyevi oldular, maneviyattan bir hayli uzaklaştılar, galiba Aşk’da kendini bu ortama uygun kılıyor, kendini bize uyduramadı bir kenarda kalakaldı.

Ateş gibi ısınabilirsinizde yanabilirsinizde, Denizde yüzebilirsinizde boğulabilirsinizde, kalbinizi tutuşturacak bir karşılaşmada yaşayabilirsiniz veya sadece aşık olma hissine tutunup sefilliklerle kendinizi avutabilirsiniz de, Klişe aşk sözlerinin ardına sığınarak karşınızdakinin tabiri caizse “altından girip üstünden çıkarak “ elinizdeki fırıldak gibi bir o yana bir bu yana çevirebilirsinizde. Duyulmaya ihtiyaç hissedilen cümlelere dizilmiş Aşk nağmeleri.. “erkeklerin görmeye kadınların duymaya ihtiyacı vardır “ derler.. Atın beyler bol bol atın, tutamayacağınız vaatleri verin . Acep nereye kadar sürüp gider. Herkesin elbet er yada geç bir uyanma saati vardır.

Dünyamız gittikçe modernleşiyor. Birçok eşyanın tek kullanımlık modelleri çıktı. Kullan-at ekonomisi. Sevgiye, birlikteliklere, dostluklara bu mantıkla bakan, gündelik hayatın kolaylıkları ile gönül durumlarını ayırt edemeyen birbirine karıştıran, ahbaplığın düsturlarından bi-haber bir güruh oluşmaya başladı.

Kadına yalandan sen benim gönlümün sultanısın diyen erkekler mi ararsınız, Erkeği yolunacak kaz gibi gören kadınlar mı ararsınız, Aman yalnız kalmayayım hayatımda birisi olsun diyen özgüven eksiği olanlarımı ararsınız, “ çivi çiviyi sökermiş “ sözüne panzehir niyetiyle sarılarak geride bıraktığı aşkının sıcağı gitmeden (varmıydı ki gitsin) bir nefes süresinde yenisini bulan uyanıklar mı ararsınız, Dünyanın keyfini sürmenin; kavga edip – küfrederek – tekmeleyerek – döverek – aşağılayarak sindireceğini zannedip, karısının hayatını karartmak olduğunu düşünen kalbi – zihni – beyni – aklı – ruhu arasındaki bağlantıları kopmuş erkekler mi ararsınız, Akrabaların arasına nifak tohumları atıp ilgisiz-alakasız bırakmakla disipline edeceğini düşünen sözümona kendini bu şekilde saydıracağını zanneden kişiler mi ararsınız, çeşit bol istemediğiniz kadar, daha niceleri var..

Gerçek Aşk ve sevgi gerilerde bir yerlerde kaldı, zamanın hızına yetişemiyor gibi algılamaya başladım. Kendimi kovboy filmi seyrediyormuş gibi hissediyorum sanki. Atlı posta arabası tozu dumana katmış gidiyor, geride kalan kasabada o toz-toprak bulutunun arkasında bir siluet gibi görünüyor.

Gözünüzde canlandı mı?

Aşk ‘da, sevgide, dostluğun etik değerleri de günümüzün hengamelerinin, didişip çekişmelerimizin arkasında kaldı gibi.. farkına varırız da sahipleniriz , İnşaallah…

Geçmişte insanların mutlu olma nedenlerinden biri yaptıkları her işe sevgilerini daha çok katmış olmaları, olabilir mi… eskiler kadın yüreğindeki sevgiyi yaptığı yemeğe katarsa o yemeğin tadı çok güzel olur derlerdi. Birde şimdi halimize bakın, her tarafa yetişmeye çalışıyoruz hayatın hızını yakalamaya çalışırken evlerde yemek yapılabiliyor mu? Dışarıda hazır yemeğe o kadar çok alıştık ki, tenceresi kaynayan ev gittikçe azalıyor. Büyük bir kısmı mecburiyetten, Vakitten kazanmak için. İşe yetişmek için bir çok evde kahvaltı bile yapılamıyor artık. Sevginin bu yüzündende gittikçe mahrumlaşıyoruz galiba. Midelere içine sevgi katılmış yemek girmeyince, bedeni besleyen kanda sevgi ne kadar bulunur.. Kalp sevgiden yana epeyce eksik kalmış kanı vücuda pompalayıp duruyor. Yani o sadece görevini yapıyor. Bedenlerimiz yaşıyor ama ruhumuz aç.

Kalb’in yüreğe terfi etmesi için sevgi ile beslenmesi lazım, gönül yolunda köşelerinin kırılması lazım, aşkı tanıması lazım, sadakati bilmesi lazım, etik değerleri öğrenmesi lazım ve aklın ikna olması lazım..

Yürek nefse ancak böyle hakim olabilir, bünye üstünde ancak böyle hakimiyet kurabilir. Bilgiye vakıf olan göz başkasının helaline bakmayacağını da bilir..

Ruh her bilgiye beden vasıtası ile ulaşır. İnsanların birbirlerinin hayatına girip dolduramaması, ruhun doyumu hissedememesi veya tatmin olamamasının nedeni bu, bedene tanıtılmamış bilgi olabilir mi? Yaradılış itibariyle hücrelerimizde bu bilgiler kayıtlı ancak kullanımı tek şarta tabi. Bedenin dünya hayatında uygulama yapması ve zihnin buna uygun düşünce geliştirmesi lüzumu.

Kalabalık aile, sülale, çoluk-çocuk birlikte yaşantıdan çekirdek aile modeline dönüşüldü şimdi oda ilerledi kendimizi, kopuk aile bağları ile birbirine ulaşamaz yaşamların içinde buluveriyoruz..

Hayat geçip gidiyor, seven bir kalbin kıymetini bilemeyen, anlayamayan, sahip olduğu değerlerin farkında olamayan insanlarla da ne gün geçiyor ne hayat..

Sadece Aşk’a ihtiyacımız yok bizim, insanoğlunun kalbi çok geniştir derler sevginin her çeşidine ihtiyacımız var hem bedenimizin hem ruhumuzun.. İçine hasedin fesadın çıkarların karışmadığı yapmacık olmayan samimi arkadaşlara, dostlara, konu-komşuya, meslektaşlara, aile ve akraba ilişkilerine ve de illaki gönülden seven bir eşe.

Yaradan bizim hamurumuzu öyle bir yoğurmuş ki bunlardan biri eksik olunca hayatın konforunu yeterince tadamıyoruz. Kalp’ten çıkıp yüreğe dönüşmek ruhun gıdası. Umarım bu kadim bilgiyi hayatımıza yeniden sokmakta başarılı oluruz.

“ Soğuk bir Kalpten sıcak bir söz çıkmaz “ İsveç Atasözü ..

duyunca daldım gittim.. zihnimden, aklımdan, gönlümden geçenleri yazıya döktüm.. bütün bunları düşünürken, yazarken burnuma çocukluğumda annemin yaptığı portakallı kurabiyelerin kokusu geldi.

Geçenlerde bir dostumdan davet aldım. Davetiye üstüne iliştirilmiş minik bir notla ulaştı, “ Beklerim canımın içi “

Değer vermek ve değer verilmiş olmak insanı yücelten, onurlandıran, mutlu kılan duygular. Lakin, gücünün kaynağı sıcaklığında gizli değil mi? hepi-topu üç kelimede..

Sevgilinizden ve dostlarınızdan dökülüp gelen içten ve samimi sözlerin içinde yaşıyorsanız Allah daim eylesin derim,

Yok eğer çevrenizden iki yudum sevgisini, bir selamını esirgeyen aklı var fikri yok tiplerden iseniz Allah kalbinize sıcaklık versin derim..

Eşini gönülden sevmiş ve benimsemiş bir erkeğin kuvveti azımsanacak bir güç değildir.

Kadının isteği mi? içinde sadece kendini görebileceği ve peşinden gidebilme güvenini duyacağı adam gibi bir adamın yüreği..

Hoşçakalın, gününüz güzelliklerle dolu geçsin..