“İnsanları, kendilerinin değerli olduklarına ikna edebilmek” için çalışmalar yapıyoruz.

Çünkü onlar “kendilerinin değerli olduklarına” inanmıyorlar. Akılları buna yatmıyor.

 

 

Bütün gayretleri ile kendilerinin “değerli olduklarını” hem kendilerine, hem de diğerlerine ispat etmek için bütün güçleriyle çalışıyorlar.

Ama bunu nasıl yapacakları konusundaki bilgileri eksik.

  • Değersizlik duygusu ile, dünyaya geldiğimiz ilk anda karşılaşıyoruz. O anlarda yapmış olduğumuz algılamalar, bizim, kendimizi yalnız, güçsüz, çaresiz ve başkalarına muhtaç hâlde hissetmemiz sonucunu doğuruyor. Bu, doğal bir durum.

 

 

  • Bu değersizlik duygusunu dengeleyebilmek için, onun karşısına, onun ağırlığına eşit olan bir başka duyguyu koymamız gerekiyor.
  • Bu amaçla ürettiğimiz duygular; nefret, kin, öfke, kızgınlık, kıskançlık, dedikodu … bizim diğer insanlara karşı olumsuz davranışlar göstermemize yol açıyorlar. Bu da, doğal bir durum.
  • İşin en ilginç yanı, bütün kadim bilgiler ve dinler, doğal bir varoluş olgusuna (kendimizi değersiz hissetmeye) karşı üretmek zorunda kaldığımız duyguları ve davranışları (nefret, kin, öfke, kızgınlık, kıskançlık, dedikodu …) “kötü, yanlış, olumsuz, yasak ve günah” olarak belirtiyorlar.

 

 

  • Sonra da bu gibi olumsuz duyguların ürettikleri düşüncelerin ve davranış biçimlerinin bastırılması, yok edilmesi, öldürülmesi, başlarının ezilmesi, onlarla mücadele edilmesi ve savaşılması gerektiğini ısrarla vurguluyorlar.
  • Ardından da, bunların yerine “hoşgörü, yardımseverlik, dayanışma, saygı, sevgi …” gibi olumlu düşüncelerin geçirilmeleri gerektiğini açıklıyorlar.

 

 

İşte tam da bu noktada, insanlar büyük bir çelişkinin içine düşüyorlar. Olumsuz duygulardan nasıl kurtulacaklarını ve onların yerlerine iyi olanları nasıl koyacaklarını bir türlü anlayamıyor ve bocalıyorlar.

  • Burada dinler devreye giriyorlar ve şöyle bir yol tarifi yapıyorlar: “Eğer olumsuz özellikleri terkedip, olumlu olan özelliklere uygun davranışlar geliştiremezseniz, Yaradan sizi cezalandırır. Çünkü bu, yani olumsuz düşünmek ve davranmak bir suçtur.”
  • Böylece insanların önlerinde sadece tek bir yol kalıyor. Yaradan’ın gazabından korkarak “olgun insan olma” yoluna girmek.
  • Bu tek yol ve bu yöntem binlerce yıldır hep aynı mantıkla uygulanmış, ama değişen hiç birşey olmamış. Tam tersine, insanlar daha vahşi ve daha aç gözlü bir hâle gelmişler.
  • Holistik Düşünce burada şöyle bir soru soruyor: “Acaba olumsuzdan olumluya ya da ilkel insandan olgun insana gidişin daha farklı bir yolu olamaz mı?” Ve devam ediyor: “Bu yolu, Yaradan’ın gazabından, cezalarından ve cehenneminden korkarak yürümek yerine; Yaradan’ın sevgisinden, şefkatinden ve merhametinden istifade ederek yürümek de mümkün olabilir mi?”
  • Cevabımız: “Evet”dir. “Peki, böyle bir yolu farketmenin ve bu yolda yürümenin bir yöntemi var mı?”
  • Kendi doğal yapımızın içinde yer alan ve aslında “değersizlik duygusu”na karşı çaresizlikten dolayı üretmek zorunda kaldığımız “olumsuz davranışlar”, bizim mücadele etmemiz gereken rakipler, alt etmemiz gereken düşmanlar ve kendilerinden korkmamız gereken yabancılar değildirler.
  • Onları, bizi, hayat tecrübemizin diğer (olumlu) kutbuna doğru yönlendiren aracılar ve yardımcılar olarak değerlendirmeliyiz. “Kötüyü bilmeden iyiyi, uzağı bilmeden yakını anlayamamamız” gibi, onları da tecrübe etmeden olumlu özelliklerin değerini anlamamız mümkün olamaz.
  • “Kötü, olumsuz, yanlış” olanlar, “deneyim sürecinin” vazgeçilmez özellikleridirler.
  • Amacımız, onları yok etmek değil, deneyimin diğer ucunu da anlayabilmemiz için bize yardım eden zorunlu ve yararlı hizmetliler olarak görmek olmalıdır. Onları içimizde hissetmek, yaşamak ve sonra da elde ettiğimiz sonuçları değerlendirerek “olgunluğa dönüştürmek” durumundayız.
  • İnsanlar binlerce yıldır, hep kötü özellikleriyle savaşmış ve mücadele etmişler. Tıpkı sivrisineklerle olan mücadelede yaptıkları gibi. Sivrisinekleri kaçırtmak, yakalamak, öldürmek, yok etmek ve onlardan kurtulmak istemişler. Ama tarih boyunca bir türlü onları yok edememişler. Çünkü onların nereden kaynaklandıklarını ve ürediklerini bulamamışlar, yani bataklığın yerini tespit edememişler.

 

 

  • Kötülüğün ve olumsuz duygular ile davranışların olmadığı, yani sivrisineksiz (nefretin, kînin, öfkenin, kızgınlığın, kıskançlığın, dedikodunun … yer almadığı) bir hayata, sivrisinekleri öldürerek ulaşılamamış.
  • Peki, bu konuda bir çare ya da bir çözüm yolu var mı?
  • “Var!” ve bizim bu konuda bir fikrimiz bulunuyor.
  • Çare, bataklığın yerini doğru olarak tespit etmek ve onu kurutmaktır.
  • “Kötülükleri üreten bataklık, insanın kendisini değersiz hissetmesidir!”
  • Çözüm yolu, insanları, kendilerinin değerli olduklarına inandırmak ve iknâ etmekten geçer.
  • Bu, insanlık tarihinde ilk kez mümkün hâle geldi. Kuantum Fiziği’nin ortaya çıkarttığı ilginç bilimsel sonuçlar, bizim kendimizi değerli olarak görmemiz ve hissetmemiz imkânlarını gözler önüne serdi.

 

 

  • Artık bu alanda “operasyon” yapabilmemiz mümkün. Bunu, yani “insanların değerli (Yaradan’ın halifesi) oldukları” düşüncesini bilimsel kaynaklara dayandırarak anlatmak ve açıklamak fırsatlarını elde etmiş durumdayız.
  • Hayata ve insana bu yeni bilgiler ışığında bakabilmenin yöntemini öğrenebilirsek, gelmekte olan yeni dünya uygarlığının alt yapısını geliştirme atılımını yapabiliriz.
  • Holistik Düşünce, hayata bilimin açtığı pencereden nasıl bakacağımızı ve orada hangi resmi göreceğimizi açıklar.